Habeas Corbus veya cesedi teslim etmek...

Latince "Habeas Corbus" yani "Gövdeyi ortaya çıkar" terimi 1688 İngiliz Devrimi ile birlikte yurttaşlık hakları arasına dahil ediliyor. Bu hak, yurttaşın herhangi bir vatandaşın gövdesinin nerede olduğunu bilme hakkı anlamına geliyor. Yani yurttaşın devlete karşı olan ilk zaferi. Artık devlet istediği yurttaşı alıp hapse tıkamayacak, işkence edemeyecek.

T.C.'de ise işler biraz farklı işliyor. Habeas corbus ilkesi bilinçli bir şekilde yanlış çevirilmiş sanki. (Corbus latince hem gövde hem ceset anlamına geliyor.) Biz birinin gövdesi hakkında bilgi istediğimiz anda bize bir ceset getirip bu mu diye soruyorlar. Ve hakkımızı kullanmış oluyoruz. T.C.'ye "HABEAS CORBUS ULAN!" diye bağırmak, ve ceset değil insanlarımızı istediğimizi haykırmak gerek...

geçmiş zaman olur ki...

geçmiş zaman olur ki...

Monday, December 18, 2006

AYNALAR...

Aynaların sırrını çözmüş bir adam, Aynacı Selim Usta; tam kırk yıldır bu işi yapıyor. Her gün elinden onlarca ayna geçiyor ve o bu aynaların hayatı sadece ona bakanlara değil kendisine de yansıttığını düşünüyor. Bu yüzden her müşterisine tek bir şey söylüyor: "Ne kadar aynan varsa o kadar hayatın vardır."

Ve onun binlerce aynası var...dı.

Sıcak ve soğuktan özenle kaçırılmış bir sonbahar günüydü. Selim Usta her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde kalkmış ve kimseyi uyandırmadan kahvaltıyı hazırlamıştı. Kimseyi uyandırmadan dediysem bir karısı kalmıştı zaten onunla birlikte yaşayan, yetiştirdiği tam üç çocuğu vardı. Üçü de ayrı birer insan kendi aynaları olan. Hepsine de evden ayrılırken birer ayna vermişti "iyi bakın bunlara" diyerek ve hepsi babalarının sözünü dinlemişlerdi, Selim Usta bunu hissedebiliyordu. Yaptığı aynaların arkasına kendisini koyuyordu çünkü. Karısını uyandırmaya gitti. Kötü bir huydu, biliyordu ama bu saatten sonra can çıkar huy çıkmazdı işte ne yapsındı yalnız kahvaltı edemiyordu. Zaten tilki uykusunda olan karısı o odaya girer girmez uyandı. Adeta telepatiyle günaydın dedi ve masaya yöneldi. Kahvaltı sonunda Selim Usta ne olur olmaz diye hırkasını almayı düşünürken eşinin elinde hırkasıyla geldiğini gördü. Sesini çıkarmadan hırkasını giydi ve dışarı çıktı. Hayat yavaş yavaş akmaya başlamıştı.

Yolda koşuşturan insanlar hep dikkatini çeker, onların aynalarını bulmak kimin onların gerçek yüzlerini gördüğünü bilmek isterdi. Yaşından ötürü oluşan yavaş yürümesini bir avantaja çevirir, insanlara bakar, bir kurban seçer ve onun hareketleri izlerdi. Bugünkü kurbanını çoktan seçmişti; şu karşıdan gelen çocuk. Çocuğun gözlerindeki ışıltı çok uzaklardan belli oluyordu. Bu yüzden dikkatini çekmişti çocuk. Yan yana geldikleri anda Selim usta durmuştu, tabi çocukta. Selim Usta elini cebine attı ve küçücük bir ayna çıkarıp çocuğa uzattı. Çocuk hiçbir şey söylemeden ayna parçasını aldı ve koşarak uzaklaştı. Selim Usta yüzünde küçücük bir tebessümle kalakalmıştı.

Selim Usta dükkâna vardığında hala çocuğun gözündeki ışıltıyı düşünüyordu. Dükkânı açtı, uzun süredir kepenkleri kapatmıyordu. Sadece kapı kalmıştı kapatabildiği onu da unuttuğu oluyordu ara sıra ama zaten bir aynacıyı kim soyardı ki? Çayı demliğe koydu, eline biraz sır alıp cama sürmeye başladı. Sırdı yansıtan hayatı ve onun sırrı başkaydı bambaşkaydı o sırra kendini de katıyordu, ilk o bakıyordu aynaya uzun uzun içine işliyordu aynanın, yeni bir doğum gibiydi onun için sanki o aynaya bir parçasını veriyordu aynada ona hayatını.

Dura dinlene bütün gün çalıştı. Akşam olduğunda elindeki son cama sır sürüyordu. İşini bitirdi ama aynaya bakmak istemedi masaya ters kapatıp çıktı.

Evde eşi ona sevdiği yemeği yapmıştı. İki tabak yedi. Üzerine kahvesini içti. Zaten akşamları dışarı çıkmazdı, yatak odasına yöneldi ve üstünü bile değiştirmeden sızdı. Hep böyle olurdu. Son beş yıldır pijamalarını ona karısı giydiriyordu. Karısı da alışmıştı. Bulaşıkları yıkadı ve yatak odasına yöneldi. Selim Ustanın üstünü değiştirdi ve yanına uzandı.

Sabah uyandığında bir gariplik olduğunu fark etti, Selim Usta uyanmamıştı. Hiç böyle bir şey yapmazdı. Kalktı, seslendi ama Selim Usta duymuyordu. Selim Usta artık yoktu. Kadın ağlamaya başladı. Ne yapacağını bilmeden ağlıyordu. Küçük çocuklar gibi, sessiz hıçkırıklarla ağlıyordu.

Artık inanıyordu kara haberin çabuk yayıldığına, bütün ev birden dolup taşmıştı çünkü. Ne yapacağını hala bilmiyordu. Herkes başına toplanmış bir şeyler söylüyor ama o hiçbir şey anlamıyordu. Dükkâna giderse buradakilerden kurtulabileceğini düşünüp kaçarcasına ayrıldı evden. Dükkâna vardığında masanın üzerindeki kapalı aynayı gördü ve anladı...

Aynayı aldı yüzüne baktı, hiçbir şey görünmüyordu, aynalar artık hiçbir şey göstermiyordu.

Ve bir çocuk elinde küçücük bir aynanın kırık parçalarıyla iskelenin ucunda ağlıyordu.

el-fatiha@2003

No comments: